• 0
  • 0

Dile kolay yirmi yıl diyalize girmiş.
Kızı öyle güzel anlatıyor ki süreci: “Bu hastalık annemi benden çaldı. Ben sekiz yaşındayken annem hastalandı. Ondan
sonra annem hayatımda aralıklı olarak vardı. Yaşım ilerleyip de
kendime geldiğimde bu hastalığın bizden çaldığı zamanı daha iyi
anlar oldum. Diyalizin annemi benden aldığı zamanlarla, diyalize bağlı ek sorunlar nedeniyle hastane yatışlarıyla birlikte öyle bir
durum oluştu ki, çok alacaklıyım hayattan, hem de çok.”
Annesi yirmi yılın yorgunu, öyle bir durumda geldi ki karşımıza, artık diyalize girecek damar yolu kalmamış. Kollarındaki
damarları tükenmiş, boyun damarlarından takılabilecek bir kateter ihtimali kalmamış. Kasıklarından kateter takılamıyor. Karnından periton diyalizi şansını da kaybetmiş. Kolundaki damar
ameliyatlarıyla oluşturulmuş AV fistül de artık son demlerinde.
Hatırlayın o diyalize girmekten şikâyet eden hastanın hikâyesini. Karşımda öyle bir hasta var ki, “Keşke diyalize girebileceğim bir damar yolu olsa” diyor. Bir damar yolu olsa da, rahat
rahat diyaliz yapılabilse. Çok bir şey değil istediği. “Bir damar
yolu bulun da diyalize gireyim” diyor.
“Bu nasıl toplumdur kardeşim, yirmi yıldır beni bu duruma
mahkûm etti” demiyor. Kızgın değil, yüzü hâlâ gülüyor. Yirmi
yıldır hayatı bir makineyle beraber yaşıyor ama hiç öfkesi yok.
Şikâyet etmiyor.
“Hocam, şurada bir damar var, oradan bi deneseniz” diyor,
“olmaz mı acaba?”

Kızı “Ben böbrek bağışlamak istiyorum” diyor.
Annesi “Olmaz” diyor.
“Şu diyalizle büyüdüm, artık bu sorunu çözmek istiyorum.
Çocukluğumda annemi çaldı benden bu hastalık, daha ötesine
geçmesini kaldırmaz yüreğim…”
“Damar yolu problemi özel bir durum. Acil organ nakli için
Ulusal Koordinasyon Merkezi’ne çağrıda bulunabiliriz” diyorum.
“Hocam, ne kadar zamanda hallolur, annem dayanabilir mi?”
“Biz elimizden geleni yapalım, eğer çabuk yanıt gelirse belki
bir organ bağışıyla sorunu çözebiliriz.”
Yirmi yılın yorgunluğu üzerine hastayı ameliyat edecek olmanın tedirginliği üzerimde. Tansiyonu o kadar düşük ki narkoz
verildikten sonra kalbi nasıl bir seyir izleyebilir, bilemiyoruz. İnceliyoruz, tetkik ediyoruz, acil organ çağrısı yapıyoruz. Bir komite
acil çağrımızın yerindeliğini inceliyor. Merak içinde bekliyoruz.
Yanıt geliyor: Acil çağrımız “yerinde ve uygun” olarak değerlendiriliyor. Artık an meselesi, yapılacak bir organ bağışıyla
böbrek nakli gerçekleştirilecek. Şansa bırakmıyoruz işi, annesinden gizli bir şekilde kızının tetkiklerini yapıyoruz. Eğer organ
çıkmazsa, kızından alacağımız böbreği nakledeceğiz. Saatin tik
takları ilerler ya gerilim filmlerinde, işte öyle bir beklemedeyiz.
Ulusal Koordinasyon’dan telefon geliyor, uygun bir böbrek
çıkmış. Hastayı ameliyata hazırlıyoruz. Organ merkezimize ulaştığında ameliyat başlıyor.
Yirmi yıllık yorgunluğa neşter vuruluyor, tansiyonu zaten
düşük hastanın narkoz sonrası iyice düşen tansiyonuyla ameliyat
boyunca endişeli bir süreç yaşanıyor. Böbrek nakli tamamlandıktan sonra anestezi uzmanım hastanın düşük tansiyonu nedeniyle hastayı uyandırmadan yoğun bakıma almak istiyor. “Peki”
diyorum. Yoğun bakıma alıyoruz. Acaba uyandırsak mı hastayı
derken yirmi yıl boyunca beklediği böbreğine kavuşmuş hasta
kendisi çekip atıyor solunum tüpünü. Uyanıyor ve “Nasıl, böbrek
çalışıyor mu?” diye soruyor.
– Evet çalışıyor, sen nasılsın?
– İyiyim, diyor, yüzünde bir tebessümle.
Diyalizle, hastanelerle büyümüş kızı kapıda, koşup haber veriyorum işler yolunda diye. Yirmi yıldır beklediği mektubu alan biri
gibi sarılıyor boynuma.
Hiç öfkelenmeden, neden benim başıma bu geldi demeden
sabırla bekleyen bir kadına kâinat sessiz kalamıyor. “Kaybettiğin
onca zamanın üstüne, hadi bakalım, koş biraz” diyor, “kızınla
beş gün üst üste hiç ayrılmadan tatil yapabilirsin.”
Hiç tanımadığımız bir insanın hayatı sonlanıyor, yine hiç tanımadığımız güzel insanlar o acının içinden hayat hediye ediyor.
O hayat gelip yirmi yıllık hasrete son veriyor. Henüz ameliyatın
birinci gününde cildinin rengi açılıyor. Gözlerindeki ışığı tarif etmekse imkânsız. Yetişkin bir insanın yeniden doğuşuna bir kez
daha şahit oluyorum, bir kez daha bu sürecin parçası olmanın
mutluluğunu yaşıyorum.
Taburcu ediyoruz hastayı. On gündür diyalize girmemiş. Yirmi yıldan sonra on gün art arda diyalizsiz geçen sürece şaşkın,
gözlerinde pırıl pırıl bir ışıkla gönderiyoruz.
Erken dönem tamamlandıktan sonra kızıyla birlikte ilk tatile
gittiklerini hatırlıyorum. Bir çocuğa annesini hediye etmek ne güzeldir bilir misiniz? Bir kez deneyin, bakın nasıl bağımlılık yapacak…
Bu sevginin içinde yaşamaya alışmışken, geçen zamanla poliklinik takipleri seyrekleşiyor. Özlüyorum onu görmeyi. Polikliniğimizde diğer bölümler için bekleyen hastalar nerden bilsin bu
halimizi. Anlayamıyorlar neden karşılaşınca sarılıp koklaştığımızı.
Bugün yine poliklinikteydi.
Güzel bir gün oldu bugün, güzel bir gün…

Add Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *