• 0
  • 0

Kızım on iki yaşını doldurmuştu yaşım otuz yediyken Mehmet’e hamile kaldığımda. Gebelik sürecinde çok da ciddi bir
sorun yaşamamıştım aslına bakarsanız. Biraz gelişme geriliğinden şüphelenmişlerdi o kadar. Gün yaklaştığında bir sancı geliverince hastaneye attım kendimi, Mehmet geliyor diye. Başlamıştı sancı işte, başlamıştı başlamış olmasına da, saatler geçtikten sonra kesilivermişti. Etrafta ebeler, hastabakıcılar, seri
doğurtma peşinde.
Bakın niye kesildi benim sancım, bir bakın lütfen…
Sessizlikle karşılık buluyordu söylenmelerim. Mehmet, diyorum, yoldaydı, ne oldu, niye duruverdi bu sancı? İnsan ağrısının
kesilmesinden şikâyet eder mi? Bu ağrının ürünü ortaya çıkmadı, bir terslik var, bakın lütfen diyorum.
Ortadaki koşturmacanın bana bir faydası yok sonuç itibariyle. Doğuran doğurana, al gebe ver bebek devam ediyor işler.
Sancıyla gelen bir gebenin “Al kucağına bebeğini” ile kesilmemiş sancısı sonunda dikkat çekiyor. “Yapalım bir ilaç da doğursun” çözümü hayata geçiriliyor. Olmuyor, serum takılıyor. O
sessizlikten, serum sonrası birden başlayan doğumla bağırmaya
başlıyorum. Yataktayım, “Hey!” diye bağırıyorum, “çocuk geliyor!” Sonunda birisi bakıyor, “Kalk bakalım doğuma” diyor. Diyor demesine de Mehmet neredeyse yere düşecek. Paytak ördek
yürüyüşüyle doğum masasına seyirtiyorum. Ne olduğunu anlayıncaya kadar Mehmet geliyor aramıza sıkışıp kaldığı yerden.
Rengi siyaha çalıyor neredeyse. Sıkışmış işte, bildiğin sıkışmış.
Etrafta biraz panik hissediyorum ama adını da koyamıyorum.
Nasıl emzireceğim diye dertlenirken, ebe “İstersen kulakmemesiyle oyna biraz” diyor, “emmesini sağlar.” Kucağıma aldığımda
kulakmemesiyle oynamama hacet kalmadan öyle güzel emiyor ki
mutlu oluyorum. Rengi siyaha çalıyor Mehmet’in, yüzü ezik büzük, gözleri kan çanağı ama emiyor işte bildiğin.
Hastane günleri bitip de eve geldiğimizde var gücümle emziriyorum. Emzirdikçe her şey düzelecek diyorum. Bir yaşına
kadar düşe kalka geliyoruz Mehmet’le. Eşimin briç arkadaşı var
Belçika’da. Aile fotoğrafını yollamış adamcağız eşime, bizimki
de bizim resmimizi yollayıvermiş. Adam Belçika’nın en meşhur
nöropsikiyatristi. Resmimizi görür görmez Mehmet’teki tersliği
anlamış. Hızla yanıt vermiş eşime, “On beş gün sonra İstanbul’dayız, buluşuyoruz” diye. Neyse buluştuk haliyle. Adamcağız
en kibar ifadelerle, bizi de korkutmadan anlattı durumu. Mehmet doğum kanalında oksijensiz kalmış. Beyin bu oksijensizlikten zarar görmüş. Geride kalan bu süreç için artık yapılabilecek
bir şey yokmuş. Yakında havale geçirmeye başlayacağı için şimdiden ilaca başlamak gerekiyormuş.
Mehmet’im doğum kanalında oksijensiz kalmış.
Boğulayazmış bildiğin.
Ben ona öyle bir bakarım ki diyorum, öğretirim ona her
şeyi. Oksijen gitmemiş yerlere oksijen olurum.
İlaca başlıyoruz havale geçirmesin diye. Zaman geçtikçe engel olunamıyor havale geçirmesine. Birlikte geçiriyoruz havaleleri. Bu ahval ve şerait içinde gülmeyi öğretiyorum ona, çiğnemeyi
öğretiyorum. Damak tadı gelişiyor. Bebeğin büyürken gülmesi
çok önemliymiş. Damak tadı olması da.
Mehmet yürümedi hiç, konuşmadı bir de.
Nasıl bir güç buldum kendimde, onun için hayatı yaşanır
kılmak adına. Ormanlarda on kaplan gücündeydim. Uykuya yoktu ihtiyacım, acıkmak gelmezdi bedenime. Mehmet’in gülümsemesinde kaybolup giderdim.
Bir sabah uyanmadı uykusundan Mehmet.
On yıl boyunca kaybolduğum gülüşünden ben uyandım
onsuzluğa. “Mehmet’i benden sonraya bırakma” diye yalvardığım günler geliverdi aklıma, kimseler bakamazdı ona benim
baktığım kadar.
Uyandığım o uykudan sonra kalmamıştı ormanlarda on
kaplan gücüm. Bedenim isyan eder olmuştu. “Doktorlara karşı,
doğum kanalındaki oksijensizlikten kalan küskünlüğüm” geçiştirmekle zaman kaybettirmişti bana. İki yıl dayanabildi bedenim.
Belliydi çarşambanın gelişi. Ayaklarım şişmeye başlamıştı.
Kimin umurunda. Neyse uzun lafın kısası, gitti benim böbrekler.
İntihar mı etmeye çalışıyorsun, demişti bir doktorum.
Bilmem öyle mi yapıyorum acaba.
Diyalize başladım.
Gittiği yere kadar giderim diyorum.
Böbrek nakli diyorlar, çok kulak asmıyorum. Eşim böbrek
bağışlamak istiyor. Pek oralı değilim. İki yıl diyalizden sonra eşimin ısrarına dayanamayıp peki bir gidelim danışalım diyorum.
Günah savar gibi gidip geleceğiz işte ne olacak ki?
Doktor demeyin bana, görmeyeyim, duymamayım derken,
adamın biri çıkıyor karşıma. Güler yüzlü, ayakta karşılıyor bizi.
Buyur ediyor. “Geçmiş olsun. Kayıtlara göre iki yıldır diyalizdesiniz. Nasıl gidiyor diyaliz, uyuyor musunuz diyetinize, ne kadar su
içiyorsunuz?” diye mevcut durumu anlamaya çalışıyor. Gözlerimin
tam içine değiyor. Umursuyor söylediklerimi. Yargılamıyor hiç.
“Daha önce böbrek nakliyle ilgili bilgi aldınız mı?” diyor.
“Pek değil” diyorum.
Anlatıyor uzun uzadıya. Kimler nakil olabilir. Böbrek nakli
sonrası neler olur. Kaç çeşit böbrek nakli vardır. Ölüden diriden derken öyle bir sadelikle ve gözümün içine içine anlatıyor
ki kapılıyorum anlattıklarına. Eşim atılıyor birden, “Hocam ben
bağışlamak istiyorum ama kabul etmiyor eşim” diye.
Sonra yine aynı sadelikte uzun uzadıya anlatıyor böbrek vericisi olmanın esaslarını. Ne tür tetkikler yapılması gerektiğini,
ancak sağlıklıysa eşimin böbrek verebileceğini vesaire. Kapılıp gidiyoruz bu hikâyeye. Hani nerede benim o doktorları sevmeyen
tarafım. Nerede benim güvensizliklerim…
İlk defa bir umut filizleniyor içimde.
Görüşmeden çıktığımda şaşkınım. Nasıl oldu bu diye. Tetkiklere başlanacak. Yani tekrar gidip geleceğiz. Ben yani kalkıp
tekrar hastaneye geleceğim, tetkik yaptıracağım.
Zorların kadınıyım ya, uymuyor eşimin böbreği bana. Uymadığı gibi ortaya çıkıyor ki eşim neredeyse su zehirlenmesi
içindeymiş. Evde oturduğu yerden çeviri yaparak hayatımızı kazanan eşimin bu kadar çok su içtiğini hiç de fark edememişim.
Böbreği bana uymadığı neyse de aşırı su içmekten böbreğine zarar verecek aşamaya yaklaşmış. Bunu anlamamız da çok komik
oldu. Dediler ki, efendim böbrek vericisinin yirmi dört saat idrar
biriktirmesi lazım, böbrek fonksiyonlarını değerlendirmemiz gerekiyor.
İyi işte biriktirip geldik hastaneye. Görevliler bir garip baktı
altı litre idrar getirdik diye. Ailecek tek bir kaba mı yaptınız gibi
baktılar bize. Eşimi biraz sorguladılar, ne kadar su içersin, niye
o kadar içersin diye. Anlaşıldı ki onca tetkikten sonra psikolojik olarak verdiği bir reaksiyonmuş bu. Eşimi yakın takip ederek
zapturapt altına aldılar da sonunda iki buçuk litre idrarla gelebildik hastaneye. Anlaşılan, eğer böyle bir böbrek vericisi olma girişimi olmasaymış aşırı su içmekten yorarak böbreklerini, uzun
vadede böbrek hastası olabilirmiş. Havamdan geçilmiyor benim
bu arada. “Ben böbrek hastası olmasaydım senin bu derdin ortaya çıkmayacaktı” diye. Ne yapacaksın, bir yerden eğlence çıkarmak zorunda insan.
Eşimin çişi rayına oturduktan sonra, “Madem ki eşinin
böbreği sana uymuyor, o vakit çapraz nakil için uğraşacağız” diyor hocam bana. Hadi buyur burdan yak. Hiçbir işim düz olmaz
mı kardeşim benim. Zar zor ikna oluyoruz tedavi olmaya, onun
da düzü olmuyor, illa çapraşık olacak.
Zorların kadınıyım, tescilli.
Gitmeler gelmeler derken alışıyorum hastaneme, doktorlarıma, koordinatörlerime, iyi mi.
Bir gün telefon geliyor, uygun bir çapraz çift bulunmuş diye.
Soluğu hastanede alıyoruz. Tetkikler muayeneler derken tamamdır diyorlar. Oldu bu iş. “Yatırıyoruz sizi hastaneye, cümbür cemaat nakil olacaksınız” diyorlar. Eser kalmamış o umutsuz halimden, etrafımdaki enerjiye kapılmış gidiyorum. Ameliyata giriyoruz, ameliyattan çıkıyoruz. Özlemişim işemeyi be. Doktorlar
hemşireler başımda. Sanki o eski zamanlarda sesimi duymayanlara inat, seslenmeden gelip gidenin hesabı yok. Gözleri gülüyor
hocamın her gelişinde yanıma, elimi tutuyor sıkı sıkıya. Yürütüyorlar, yediriyor içiriyorlar.
Zaman akıp gidiyor hızla, önce eşim taburcu oluveriyor,
sonra karşı tarafın vericisi, bir aile olmuşuz artık. Sonra karşı
tarafın alıcısı taburcu oluyor. Sonra hocamın yüzünde biraz keyifsizlik oluyor. Yine sıkıca tutuyor elimi. “Vücudun böbreği istemiyor gibi” diyor. İdrar çıkışımda biraz azalma var zaten. Bir
şeyler ters gidiyor.
– Biyopsi yapmak gerekiyor, diyor doktorum.
– Siz yapın lütfen, diyorum.
– Peki, diyor.
84
Biyopsi yapılıyor.
Sonuç: Vücudumun benden beklenebileceği gibi aşırı derecede reddetme çabasında takılan böbreği. Yahu amma zor kadınım ben de. Ne güzel kaç gün arka arkaya girmemiştim diyalize.
Kanını değiştireceğiz diyor doktorum, kuvvetli bir de ilaca
başlayacağız gerekirse. Ankara’dan özel izin gerekiyormuş o ilaç
için. Bir yandan kanımı plazmaferez denen bir işlemle değiştiriyorlar, diğer yandan ilaç tedavileri. Hocamın o güzel yüzünde
keyifsizlik gördükçe üzülüyorum. Bir gün dayanamayıp tutuyorum elini, “Hocam, benim hiçbir şeyim kolay olmadı ama hiç
merak etme bu böbrek çalışacak” diyorum. Hiç unutmuyorum o
an gözlerindeki sevinci. Hep başkasına umut vermeye alışmış bir
adamın en beklemediği anda gözüne umut doldurabilmişliğimin
keyfini yaşıyorum.
Servisin muhtarı diyor hocam bana.
Evet diyorum, kaldım başınıza. Zaten gidesim de yok, sizi
çok seviyorum, haddinden çok.
Hani şu eski arabalar vardır, stop eder. Marş basarsın çalışmaz, inersin arabadan, etrafında bir gezinirsin, ne oluyor buna
şimdi diye. Tekrar marş basarsın, tekrar inersin. Kaputu açarsın, saçma saçma bakasın motora, sonra tekrar marş, inatlaşırsın çekmezsin ayağını gazdan. İnat, inat, inat derken marş alır
motor, basarsın gaza dibine kadar bir daha susmasın diye bağırtırsın motoru. İşte öyle oluyor benimki de, açılıyor böbreğim.
İşiyor alabildiğine, sabahları vizite saati panayır yerine dönüyor
odam. “Çişin kadar konuş” diyor doktorum.
Herkesin yüzünde bir rahatlama. Derin bir nefes alıyoruz
şuursuzca.
– Kâinat kıyamadı senin böbreğe, diyor hocam.
– Zorların kadınıyım, diyorum. Ben dememiş miydim sana
hocam, diyorum.
– Demiştin, diyor.
Taburcu olup da evime gitmemle birlikte yeniden doğduğum hayatıma, tüm güler yüzümle, coşkumla sarılıyorum herkese, her şeye. Süslenip püslenip gidiyorum kontrollerime. Düşmüş bir kere çenem, anlatıp duruyorum herkese.
Nazar değdireceksin diyor hocam. Kaşı kıçını.
Kaşıyorum keyifle. Eskiden kaşındığı için kaşırdım, şimdi
keyiften kaşıyorum.

Add Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *