• 0
  • 0

“Hocam, bir hastamız var, görüşmek için randevu almıştı. Müsaitseniz görüştürmek istiyoruz.”
“Peki, buyursunlar.”

“Hoş geldiniz, geçmiş olsun.”
“Sağ olun hocam.”
Karı koca odama giriyorlar. Hasta olan masama yakın oturuyor. Karısı da onun yanına. Karşı karşıya değil yan yanalar.
Tanışma kısmını geçtikten sonra tıbbi bilgileri tamamlıyoruz.
Hastalığın hikâyesi, gördüğü diğer tedaviler, kullandığı ilaçlar
vesaire. Hikâye tanıdık. Düzenli sağlık kontrolü yaptırmayan
birisinin başına gelen beklenmedik hastalık hali. Hikâyenin bu
kısmı çok şaşırtıcı değil, zira sıkça karşılaşıyoruz bu durumlarla.
Bir keresinde otuz yaşında bir erkek hastam “Beş yıldır başım ağrıyor diye ağrı kesici kullanıyordum, meğer tansiyon hastasıymışım” demişti. Ancak bu hikâyede garip olan başka bir şey
vardı. Karı koca yan yana oturmuşlardı. Ben hastamla konuşurken karısı onun yanında sürekli başını sallayarak sessiz tepkiler
veriyordu. Bu tepkilere dikkat ettikçe sorularımla ilişkili reaksiyonlar olduğunu anlamaya başladım. Sanki altyazı gibiydi hareketleri ve sanki bu altyazıyı sorunsuz olarak belirtebilmek için
kocasının yanına oturmuştu. Zira hasta ilgisini bana yöneltmişken karısının bu hareketlerini göremiyordu. Sessizce bana ulaşan altyazının verdiği mesaj netti: Bu iki insan arasında sevgi
kalmamıştı. Adam eskiden beri öfkeli, evde yeri geldiğinde şid-
dete varan öfke atakları geçiren bir karakterdi. Dakikalar ilerledikçe, hastalığın gidişatıyla ilgili sorularıma sessiz reaksiyonlarının yetersiz kaldığını hissederek, elinden geldiğince sesli katkılar
da sunmaya başlamıştı karısı.
“Hocam zaten öfkeli birisiydi, diyalize başladıktan sonra
evde çocukları iyice kırıp geçiriyor.”
Bu ifadenin hemen sonrası ben sözü devralıp hastalığın yarattığı etkileri anlatmaya çalışırken kadıncağız öyle bir sallamaya
başladı ki kafasını, sanki bana “Hocam bildiğin gibi değil, neler
çekiyoruz biz!” diyordu. Buradaki “biz” kendisi ve çocuklar idi.
Biraz hoyrat bir hastayla karşı karşıya olduğumu düşünerek, haddim olmayarak görüşmeyi farklı bir yöne çevirmeye
karar verdim. Hepimizin hayatımızda bir koşturmaca içerisinde fark etmeyebileceğimiz hatalarımız olabileceğini, bazen
bunun yıllar sonra karşımıza çıkabileceğini, bu gerçekle karşılaştığımız takdirde bunu bir fırsat olarak algılayıp hatalarımızı
değiştirme yönünde adımlar atarak yanlışlarımızı düzeltebileceğimizi anlatmaya karar verdim. Hastalığın da bazen böyle
bir fırsat olabileceğine dair yaratıcı bir akışla da hedefe ulaşmaya niyetlendim. Önce hastalıkla karşılaştığımız zaman verdiğimiz reaksiyonları anlattım. “Reddederiz ilk olarak” dedim,
“hayır olamaz, yanlışlık var, tahlilleri tekrarlayın deriz. Sonra
kabullenmek zorunda kalırız bu gerçeği, bu sefer de öfke bizi
ele geçirir.” İçinde öfke olan bir cümle kullandığım an kadıncağız canhıraş onaylayarak daha da hızlı sallar oldu kafasını.
Bu reaksiyonların doğal olduğunu anlattım. Aslolanın ortadaki
problemin çözümü için neler yapılabileceğine odaklanmak olduğunu anlattım. Öfkenin zararlarından bahsettim, insanı içeriden çürütür dedim. Kadıncağız için hem öfke hem de çürüme
kelimeleri hayatında çok derin anlam taşıyor olsa gerek ki çaresizce salladı başını bir o yana bir bu yana. “Hayat bir hedi-
ye” dedim, “bu hediyeyi hakkıyla kullanmak lazım, sevmek lazım. Hayatı bizimle paylaşan herkese sevgi sunmak, karşılıksız
ve plansız olarak sevmek lazım. Hastalıklardan koruyamasa bile
bizi, bu sevgi hastalığımızda bizi sarıp sarmalayacak en önemli
yorgan olacaktır.”
Bunları anlatmaya başladığım ilk andan itibaren hastamın
bana bakışlarında bir gariplik sezdim ve karısının altyazılarla
imdat çığlıklarına aşırı bir duyarlılık göstererek ‘Acaba bu görüşme sonrası eve gittiklerinde o evde farklı bir akşam olabilir mi’
diye mücadele gücü hissettim. O adamın böbreğinden önce yüreğinde bir şeylerin harekete geçmesi gerektiğine karar verdim.
Sanki böyle olursa tedavisi mümkün olacakmış gibi geldi. Bütün
bu saptamalar sonrasında, hastalıkla, etrafıyla, ailesiyle barışması
için bir fırsat yaratabilmek umuduyla yaptığım konuşma, “Yani,
uzun lafın kısası, sevmek lazım” gibi bir son buldu. Bir sessizlik
oldu, hastam bana bir garip baktı. Bir durdu sonra birden
“Bana mı söylüyon bunları?” dedi.
Hayatımda hiç bu kadar boşa konuştuğum hissiyle dolmamıştım. Aldığım bu yanıta karısından gelen altyazı ise bu sefer
hiç hareketsiz, başıyla gözlerini açabildiği kadar açarak kocasına
bakmasıyla son buldu. Olsun, en azından denemiştim. Boşa gitmiş olsa bile değerdi. Sessizliği bozup bazı teknik bilgiler daha
vererek görüşmenin sonuna geldik. Eşinin kan grubu uyuyordu.
Ama mevcut durum eşinin canlı böbrek vericisi olmasına yönelik bir tartışmaya fırsat bile tanımıyordu. Yolcu etmek için ayağa kalktım. Onlar odamdan çıkarken görüşmemiz esnasındaki
samimiyetimden cesaret alarak, hastaya eşini sevmesi ve onun
kıymetini bilmesi açısından bir-iki cümle etmek istedim ki, en
kritik noktaya gelmişiz farkında olmadan:
“Merak etme hocam” dedi sağ elini kaldırıp avuç içini bana
göstererek, “eve gidince sevecem ben onu.“

Add Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *