• 0
  • 0

Yeni uzman olmuşum. İlk nöbetim. Eskiden beri yaptığım işle
kurduğum ilişkinin törensel bir tarafı vardı. Severdim kravat
gömlek önlüğümü giyip serviste çalışmayı. Cerrahi asistanının
kravat gömlek dolaşması zordur. Ameliyat günü olur, pansuman
olur, o olur bu olur, bir şekilde o kravat da gömlek de heder
olur. Cuma günleri ameliyat olmazdı, akademik toplantı günümüzdü. Mutlaka kravat gömlek gelirdim. Özenirdim o güne.
Yeni yeni yabancı diziler popüler olmaya başlamıştı. Bir kanalda Acil Servis dizisi vardı. O kadar güzel çekilen bir diziydi
ki, kendimi o acil serviste hissederdim. Dizide söylenen ilaçların
adı, dozları bile doğru olurdu. Doktorlar, hemşireler, personeller, teknolojik altyapı, her şey hayal ettiğim bir hastanenin vücut
bulmuş haliydi. Ambulansla getirilen hastaların ilk müdahalelerini yapmış olan acil tıp teknisyenlerini hayranlıkla seyrederdim.
Doktor olarak kendimi o fotoğrafın içinde hayal ederdim.
Uzun lafın kısası, yine o diziyi seyrederken serviste, ilk uzmanlık nöbetimde, şöyle bir sahne akıp gidiyordu:
Karın ağrısı olan bir hasta için genel cerrahi uzmanını çağırıyorlar. Cerrah hastanın bulunduğu bölüme giriyor, çağıran
doktor kendisine hastayla ilgili bilgi veriyor. Daha sonra doktor
hastaya yaklaşarak,
– Merhaba ben Dr. Jonathan, genel cerrahi uzmanıyım. Arkadaşlarım sizi değerlendirmiş. Karın ağrısı şikâyetiniz açısından
benden görüş istediler. Müsaadenizle karnınızı muayene edebilir
miyim?
– Tabii doktor bey.
Şimdi insan nasıl özenmesin, karşınızdaki insana hasta olarak duyduğunuz saygı ile muayene etmeden önce izin alacak kadar inceliğe, derken telefon çaldı:
– Abi acilde size danışmak istediğimiz bir hasta var. Karın
ağrısı ile geldi, sizin değerlendirmenize ihtiyacımız var.
Hayat ağlarını örüyor işte, bu kadar da üst üste gelebilir mi?
Hızla kalktım, üstüme çeki düzen verdim, önlüğümü ilikledim hafif bir Dr. Jonathan havasıyla acil servise doğru hızlı ve
emin adımlarla ilerledim.
Hastamız sedye üzerinde bağdaş kurmuş bir teyze, Ayşe Hanım. Asistanım anlatıyor yapılan muayene ve tetkikleri. Şu vakit ağrısı başlamış, şöyle artmış, böyle azalmış, kan tetkiklerinde
iltihabi bir durum açısından çelişkili sonuçlar varmış. Gerekli
bilgileri almış halde, sedyeye doğru yaklaşıp:
– Merhaba Ayşe Hanım, ben Dr. Gürkan Tellioğlu, genel
cerrahi uzmanıyım, arkadaşlarım sizi muayene etmiş, karın ağrısı şikâyetiniz varmış, müsaade ederseniz karnınızı muayene edebilir miyim?
Önce bir sessizlik, sonra:
– Hııııııııı…..
Hayatında hiç isminin yanına hanım eklenmemiş, kendisiyle ilgili bir konuda izni alınarak iş yapılmamış Ayşe Teyze’nin
feryadıydı bu.
“Ne diyon sen, kim mişin, neyin iznini istiyon!” gibilerinden…
Yukarıdaki, çok içten gelen, kafasını aşağıdan yukarı
doğru hafifçe kaldırarak dile getirdiği o ünlem sesiyle birlikte
kendime geliyorum, acil servis etrafımda dönüyor, bakıyorum
ki burası Amerika değil, ben Dr. Jonathan değilim, hafiften
kendime geliyorum, saniyeler sürüp saat gibi oluyor bu kısacık
süreçte ve memleketimin bende kayıtlı bilgileri kontrolü ele alıyor.
– Deyzee.
– Hee?
– Kannın ağrıyomuş, yat bakem.
Yatıyor.
– Aç kanını.
Açıyor.
Muayene ediyorum, karnı rahat, ameliyatlık bir bulgu yok.
Takip sonrası evine göndeririz, diyorum asistanıma, bir çocuk
utangaçlığıyla kaçarak gidiyorum servise. Odamda bir gülmek
geliyor ki sormayın. Gülüyorum Jonathan halime. Aklıma Türk
filmleri geliyor. Adam nezarethaneye atılır. Demir parmaklara
sarılarak bağırır:
– Avukatımı istiyorum!
Polis de cevap verir:
– Olur canım, sen çok Amerikan filmi seyrediyorsun herhalde!
Bizim topraklarımızda, içtiğimiz suda bizi biz yapan bir şeyler var işte. Yüreğine dokunamadığın vakit insanımızın, en fazla tedavi ettim sanırsın. Kravat gömlek karşısına çıkıp da Ayşe
Teyze’nin, mesafeli bir profesyonellikle, sizli bizli konuştukça
uzaklaşırsın ondan.
Ama “Günaydın” diyerek odasına girip, “Ayşe Teyzem nasılsın?” diye yanağından bir makas alınca o gün güzel olur ona.
Elbette bugün için toplumsal yapımızda meydana gelen
değişiklikler nedeniyle bu yaklaşımla tepki toplayabileceğiniz
insanlarımız da var. Dr. Jonathan isteyen insanlarımız da var.
Ama maharet sonuç itibariyle yüreğine dokunmakta, güven verebilmekte. Ben Jonathan’la vedalaşalı çok oldu. Amerika’da doktorluk yapma şansı bulduğum günlerde de hep hatırladım bu
hikâyeyi, kimseler anlamadı dudaklarımda beliren tebessümü.
Sevemedim o mesafeli halleri. Belki daha çocukken gitseymişim
farklı olabilirmiş. Biz alışmışız sıcaklığa, yakınlığa, dokunmaya,
insan insana temasa. Öyle işte, bu memleket. Biz asansör çağırır, kapısının dibinde bekleriz, babamızın malıdır o asansör, biz
çağırdık ya, bize hizmete gelir o, içinden birilerinin çıkması ihtimali yoktur kafamızda. Açılınca kapı içinde insanlarla, bir söylenme hali gelir hatta, “Ne geziyorsunuz benim asansörümde”
gibilerinden, geri çekilmeyiz itiş kakış bineriz asansöre. Sabırsız
ve aceleciyiz. Tek bir noktadan bakarak tüm bunları değerlendirmek hep hata yaptırır bize. Bizi biz yapan derinlerde başka bir
şey vardır bu topraklarda. Bir cenazemiz olursa onu bir cenaze
firmasına devretmeyiz. Eş dost bir arada acımızı paylaşır, öylece
oturup gözyaşımıza gözyaşı katarız. Yalnızlığı tam olarak bilmeyiz aslında. En çaresiz olanın bir köyü vardır uzakta. Otobüsün
bagajına yükleniverir erzaklar ulaştırılır gurbettekine. Evde aş
olur tokluk olur en çaresiz zamanlarda. Bir otobüs durağında
boş boş beklenmez otobüs bizde, sohbet olur muhabbet olur.
Koluna giriveririz birbirimizin, sohbetin doğal keyfine kapıldığımızda. Plan yapmadan, canımız isteyiverir, telefon ederiz, hadi
bir yerlere gidelim deriz. Bizde plansız programsız bir dostumuz
arayıp da hadi dediğinde bunu ayıp saymayız. “Yanında olmama
ihtiyacı var demek ki” der, ona göre plan yaparız. Bunu kişiliğimize saldırı olarak kabul etmeyiz. Basit önlemler almayı beceremeyip de bir trajedi yaşadığımızda ağıtlar yakar, yerden yere
atarız kendimizi. Sarılıp teskin ederiz birbirimizi.
Elbette düzelmesi gereken şeyler var, elbette daha iyi organize olabilir, bazı acılara engel olabiliriz. Ama bunu yapmanın
tek yolu biz olan her şeyden vazgeçmek mi? Amerikalı olmaya
çalışmak mı? Yüreği kıpır kıpır, heyecan dolu, eli kolu oynayarak coşku içerisinde hikâyelerini anlatan, kol kola, sıcak havada
gömleğinin yakasını boynuna serdiği mendille kollayan insanlar
olarak halledemez miyiz bunları?
Bu toprakların bize suyuyla, kokusuyla, havasıyla verdiği
güzel yüreklerimize güvenmekten başka çare yok aslında. Batılı
bir eğitimden geçmiş biri olarak ben Batılı insanların keyif aldığı her şeyi duyumsayabiliyorum ama onlar bizim sevdalarımıza,
müziğimize, ağıtlarımıza turistik bir gezideki otantik bir gözlemden daha fazla yaklaşamıyor.
Dünyada, Anadolu toprakları üzerinde doğmuş olmak kadar büyük bir şans yokken, hakkını verelim yüreğimizin. Tüm
sorunlarımız için biraz yüreğimize kulak verelim, o bizi zaten güzel yerlere götürecek.

Add Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *