• 0
  • 0

Tedavi ettiğim bir hastamla tanışmışlar tesadüfen. Hastanın kızı
bilgi almak için geldi.
Nedir bu böbrek nakli diye.
Nasıl olur nasıl olmaz, ne getirir ne götürür. Aklı başında
sorular sordu. Yanıtladım hepsini yavaş yavaş.
Endişeliydi annesi için. Acaba bu ameliyatı kaldırabilir miydi annesi?
“Ben de vermek istiyorum böbreğimi, ama kabul etmiyor.
Ablası verecek hocam. Onların da endişeleri var. Birlikte gelsek
bir gün hep beraber konuşsak etraflıca” diyor.
“Seve seve” diyorum.
Randevu ayarlanıyor. Annesi, teyzesi, teyzesinin eşi, kızı hep
birlikte oturuyoruz. Annesi zayıf, minyon tipli, hani rüzgâr biraz
hızlı esse uçup gidiverecek aramızdan.
Endişeli gözlerle bakıyor bana. Gözlükleri var, numarası hallice, gözlüklerinin arkasında gözleri büyüyor. Zaten endişe kaplamış bedenini, kalakalıyorum kocaman gözleriyle baş başa. Tüm
sorular yanıt bulmuş halde çıkıyoruz odadan. Başlanıyor tetkiklere. Neyse halimiz çıksın falımız.
Tamamlandı tüm muayene, tetkik ve filmler. Engel yok böbrek nakline. Ameliyat günü verildi.
Geldi o gün, yatış yapıldı.
Yarın ameliyat olacak. Abladan çıkacak böbrek kardeşine takılacak.
Hazırlıklar son aşamada. Ne zaman ne olacak anlatıyorum
vizitede. Minnacık bedeniyle serçe gibi kenarına konuvermiş yatağının, karmakarışık bakıyor gözlerime. Sırtını sıvazlıyorum,
içinde olduğu o gerginliği biraz bana topraklasın, çırpınıp duran
yüreği biraz soluk alsın diye. O gözlüklerin arkasındaki kocaman gözlerinde bir tebessüm beliriyor, tamamdır diyorum, topraklama tamam.
Çıkıyoruz odasından, ilaçlarını yazıyoruz, hemşirelerimize
tedavi planını aktarıyoruz.
Ameliyata alıyoruz.
Ablasından böbreği hastaya naklediyoruz. Her şey olağan
seyrediyor. Minnacık bir bedenin diyaliz yorgunluğuyla mücadelesiyle bitiyor ameliyat. Başlangıçta her şey olağan. Servise alıyoruz.
Tansiyonları biraz düşük gibi. Gerekli tedavi değişikliğini
yapıyoruz. İdrar çıkışı istediğim kadar değil. Biraz nazlı gidiyor.
Başlıyoruz yine çiş duasına. Gidemiyorum eve. İkide bir odaya
girip idrar sondasından gelen idrar miktarını kontrol ediyorum.
Tedirgin olmasını da istemiyorum ama…
Korkuyorum.
Biraz gelir gibi oluyor, sonra biraz duraklıyor.
Ameliyatın hemen sonrası akşamı böyledir işte, elinize aldığınız serçenin çarpan yüreği sizin yüreğiniz olur, sondadan gelecek idrar su serper endişelerinize.
Gelmeyince de haliyle çıkacak sanırsınız yüreğiniz yerinden.
Apar topar ultrasona alıyorum hastayı.
Damarları açık mı bakmalıyım.
Eğer varsa bir damar sorunu belki acilen tekrar ameliyata
almalıyım.
Ultrasonda deneyimli bir arkadaşım nöbetçi. Hemşerimdir
kendisi. Derdimi dert bilir. Onu görünce zaten rahatlıyorum. Az
sonra bakacağı böbrek aslında yüreğim benim.
Ultrasona bakıyoruz.
Apar topar ameliyatlık bir durum yok.
Ama böbrek direnç gösteriyor işte. Ultrasonda da direnç
bulgusu.
Servise gönderiyoruz hastayı.
Takibe devam.
İdrar yine nazlı.
Gece yarısı ultrasondayız yine. Yoldaş olmuş bana Levent,
benim kurdeşenime ultrason yapıyoruz.
Yine bir felaket yok görünen. Ama direnç var işte.
Beklemek gerek.
Ama niye idrar bu kadar nazlı? Öyle alışığız ki böbrek naklinden sonra litrelerce idrar gelmesine. Neden bu kadar nazlı?
Eve gidemedim.
İndir sonda, kaldır sonda…
Oturuyoruz Levent’le kantinde, artık o da kanıksamış durumda. Endişeli gözlerime bakışından belli, bilse ki ultrason dalgaları ikna edecek böbreği, sabaha kadar kesintisiz ultrason yapacak. İkimiz de en ufak bir uyku belirtisi göstermeden oturuyoruz
öylece. Sanki bir sonraki ultrasonu yapmayı bekleyerek. Levent
zaman geçtikçe geriliyor ister istemez. İki dudağına bakıyorum,
dese ki kanlanmasında sorun var, apar topar ameliyata alacağım.
İdrar tam kesilse, kim ne derse desin acilen alacağım ameliyata. Kesilmiyor namussuz, usuldan usuldan geliyor işte. Saatlik
idrar takibi saatlik ultrason takibine döndükçe hasta da soruyor,
“Hocam ters giden bir şeyler var, değil mi?” diye.
“Merak etme” diyorum, “bazen nazlanır böbrek böyle…”
Bir de kendime diyebilsem…
Halen unutamıyorum, sabaha karşı saat beş, son kez ultrason yapıyoruz. Eğer düzelme yoksa, acilen ameliyata alacağım.
Gözümle göreceğim böbreği…

Çağırtıyoruz hastayı ultrasona, Levent başlıyor bakmaya.
Ultrasonda çok belirgin bir düzelme yok ama dikkatimi çekiyor,
hastanın yatağında yanından uzanarak aşağı inen idrar sondasının hortumunda o saate kadar nazlanan idrar hızlanan bir yağmur gibi yol almakta.
Levent’e gösteriyorum sondayı, ultrasonu bırakıp sondayı
seyrediyoruz.
Hani yağmurun altında delice ıslanmak vardır ya, işte öyle
bir ferahlık hissi.
Güvercin saatler sonra ilk defa yüreğini ferahlatıyor. Ultrasona gide gele endişe içine giren hastam da bir nefes alıyor, ben
de, Levent de…
Ablası da kendisi de muzip insanlar.
Taburcu oluyorlar hızla. Edi’yle Büdü gibi birlikte geliyorlar
kontrollere hep. Aylar sonra kızının düğün davetiyesi geliyor.
O eski zayıflığı biraz gidiyor, cildi güzelleşiyor. Süsleniyor da
geliyor kontrollere.
Her karşılaşmamızda şöyle iki elini tutup seyrediyorum
usulca. Tutuyorum ya iki elini, bir elimde o sonda bir elimde
ultrason sanki. Her seferinde gülüyorum kendime.
Kısacık boyuyla parmak uçlarında iki yanağımı sıkıp da
“Canım benim” diyor ya, o geceden geriye ne yorgunluk kalıyor
ne uykusuzluk.
Bir de Levent’le her karşılaşmamızda, ultrason lazım mı
diye muzipçe sorulan soru. Biliyor Levent de, o ultrasonu böbreğe değil yüreğime yaptı. İyi ki de yaptı be.

Add Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *