• 0
  • 0

Sekiz yaşında bir çocuk yoğun bakımda, beyin ölümü gerçekleşmiş. Çağrılıyorum, tüm test sonuçlarını, dört hekimin imzalarını kontrol ediyorum. Beyin ölümü tespit tutanağı eksiksiz karşımda. Aile görüşmesi yapılması gerekiyor. Haber gönderiyorum
aileye. Kalabalık aileyi toplantı odasına alıyoruz. Çocuğun annesi, babası, ablası ve diğer yakınları derken içerde on bir kişi bir
masanın etrafına toplanmış durumda.
Yoğun bir sessizlik var içerde. Kapıyı kapatıyorum. Masanın bir köşesine ailenin karşısına oturuyorum. Sekiz yaşında bir
çocuk hayatını kaybetmiş durumda. Bunu anlatmanın doğru bir
yolu var mı ki? Sekiz yaşında bir çocuğun ölümünü kabullenmenin makul bir yolu olabilir mi? Yaşlı gözler var, ifadesiz ve
karanlık olanları var, bakışı olmayanları var, sessizlik var, ölüm
bir köşede, diğer köşede de ben. Sessizliği tedirgin bir biçimde
aralıyor sesim.
“Biliyorsunuz” diyorum, “yoğun bakımda hastanızın tedavisi için geçen on gün içerisinde yapılan tüm tedavi ve müdahalelere rağmen maalesef iyileşme yönünde bir sonuç elde edilemedi.
Hastamızı kaybettik. Başınız sağ olsun.”
Boğazlara düğümlenen hıçkırıklar ve gözlerden akan yaşlar
kaplıyor odayı. Tekrar söze girmek için kısmen dinginleşmesini
bekliyorum ortamın. Sonra tekrar başlıyorum “Acınıza saygım
sonsuz ama eğer müsaade ederseniz sizinle paylaşmak istediğim
bir konu var. Beyin ölümüyle hayatı sonlanan hastaların aileleri
olarak sizler onaylarsanız organları başka insanlara hayat verebi-
liyor. Organ nakli için bekleme listesinde organ bağışı bekleyen
insanlara umut olmak, hayat olmak mümkün. Organ bağışı yapmayı düşünür müsünüz? Hayata tutunmak için bekleyen hastalara can vermek ister misiniz?”
Yine bir sessizlik kaplıyor odayı. Ailenin en kudretli kişisi
büyük abla, anlaşılan. Herkes usulca kafasını ona doğru çeviriyor. Belli ki kanaati o belirtecek. Belli ki o karar verecek.
“Doktor” diyor, “benim canım yanıyor, benim canım gitmiş, sence dünyada geride kalan herkes ölecek olsa umurumda
olur mu şu anda? Başka hastalara can vermek neden derdim olsun? Bağışlamıyorum. BA-ĞIŞ-LA-MI-YO-RUM!”
Aniden kalkıyor ayağa ve terk ediyor odayı. Aile de arkasından takip ediyor. ‘Bir insanın canı yanarken başka insanları sevindirmek neden umurunda olsun ki?’ diye düşünüyorum, tıpkı
ablanın söylediği gibi.
Neden?
Bu görüşme öylesine suratıma çarpmış halde ki, oturduğum yerden kalkamıyorum. Neden diye sorup duruyorum kendi kendime, takılıp kaldım bir kere. Ne kadar zaman geçti bilemiyorum, abla girdi odaya. Ayağa kalktım, karşı karşıya geldik.
Gözleri yaşlı, “Doktor, ben kimseye bu kötülüğü yapamam, bu
vicdan azabını kaldıramam, kurtulabilecek hastaları dertleriyle
baş başa bırakamam. Bağışlıyorum kuzumun organlarını, bağışlıyorum… Ne gerekiyorsa yapılsın.”
Sonra dönüp kudretli bir şekilde çıktı gitti odadan. Neden
diye takıldığım yerden yine abla çıkardı beni.
“Ben kimseye bu kötülüğü yapamam.”
“BAĞIŞLIYORUM hayatı.”

Add Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *