• 0
  • 0

Üniversitedeyim, tıp fakültesi 2. sınıf. Gazeteci Metin Göktepe
öldürüldü. Gözaltına alındı ve öldürüldü. İstanbul’un orta yerinde göz göre göre bir gazeteci siyasi görüşleri nedeniyle dövüle
dövüle öldürüldü. Bu gerçek yeterince taşınamaz haldeyken, cenaze hazırlıkları vardı. Siyasi gruplar, örgütler cenaze için çalışma yapıyordu. Bu tür olaylarda siyaseten kalabalık bir katılım
sağlamak prestij sağlardı. Olay çıkabilecek, çatışma yaşanabilecek
bir toplantıya en yüksek sayıda katılım hedeflenirdi. Bir insanın
düşüncelerinden dolayı dövüle dövüle öldürülmesine tepki gösterilmesi gerekiyordu. Buna sessiz kalınması halinde insanlık
hepten yitip gidecekti. Tıp fakültesi 2. sınıf öğrencisi olarak bir
yandan bu duruma duyduğum öfkeyi dile getirmek istiyordum,
diğer yandan da korkuyordum o cenaze töreninde olay çıkar da
başıma bir şey gelirse diye. Düşüncelerim ile korkularım arasına
sıkışmıştım, yüreğim ile aklım savaşıyordu. Cenaze günü geldiğinde sabah hastaneye gittim. Kantinde siyasi gruplar cenazeye
gidecek kişileri birlikte gidelim diye toplama telaşındaydı. Bense
siyaseten uyuşmadığım gruplarla birlikte hareket etmek istememek ile tek başıma böylesi bir toplantıya katılmanın endişesi arasında kurdeşen dökmekteydim. Korkularım nedeniyle bir şekilde evde buldum kendimi.
Uzaklaşmak istedim okuldan, bizimle gel diyen gruplardan.
Artık evdeydim, yalnızdım, bana gel ya da git diyen yoktu. Başımı ellerimin arasına alıp düşündüğümü hatırlıyorum. Kendime
şunu sordum: ‘Seni sırf düşüncelerinden dolayı döve döve öldür-
seler ve dünya âlem bunu bilse, sonra da insanlar korkudan cenazene gelmese, hangisi canını daha çok yakar?’
‘Sahip çıkılmazsa ölmüş bedenime, ölmüşlüğümden daha
çok canım yanardı’ dediğimde, eğik başım daha dik durmaya
başlamıştı bile. ‘İlerde olur da yaşlanmak kısmet olursa, bu cenazeye sahip çıkmamışlığını telafi edebilir misin?’ diye sorduğumda ise ayağa kalkmıştım çoktan.
Gaziosmanpaşa’daydı cenaze.
Tam olarak nereye gideceğime dair fikrim bile yoktu. Otobüs durağına gittim. Kalbim çarpıyordu hızla, heyecanlıydım
ama o sabahın depresyonlu halinden eser kalmamıştı. Beyazıt’tan kalkan Gaziosmanpaşa otobüslerinden birisine bindim.
Otobüs Metin Göktepe’nin cenazesine gidenlerle doluydu. ‘Yalnız değilmişsin’ dedim kendime, heyecanım bir kat daha arttı.
Onları takip ederim dedim.
Otobüs bir durakta boşalmaya başlayınca geldik dedim
kendime. İndim ben de otobüsten. Polis kontrol noktasını geçtim. Kalabalığın en yoğun olduğu noktaya ilerledim. Metin
Göktepe’nin evi merkezinde mahşeri bir kalabalık vardı. Kalabalığa her katılanla kalbimin çarpıntısı azaldı adeta. Nerede duracağımı bilemedim. Değişik siyasi gruplar vardı meydanda. Sonra
tabip odasını gördüm ilerde bir pankart altında. Evet, ben tıp fakültesi öğrencisiydim, doktor olacaktım, doğal bir üyesi olduğum
topluluğu gördüm orada. Nasıl koşarak onlara katıldığımı anlatamam. Sabahki korkular gitmişti çoktan. Sessiz kalmamıştım
bu insanlık dışı davranışa. Sırtıma ömür boyu taşımak zorunda
kalacağım bir kambur eklememiştim. İnsan olmanın en sade
halinde, hiç tanımadığım bir insana sahip çıkmayı başarabilmiştim onca tehlike ve belanın karşısında.
Neydi beni o cenazeye götüren. Vicdan mı?
Bir gün bir derde düştüğünüzde, o derdin aslında derde
düşmeyenler tarafından umursanmadığı için var olduğunu anladığınız zaman, iş işten geçmiş oluyor çoktan. Bağırmak gelmiyor
içinizden.
Ne yaparsanız kendinize.
Yararcı ve faydacı tarafımıza sesleniyorum. Bu işte hayır var,
gelin dinleyin, durun gitmeyin, gelin bağışlayın hayata, bağışlayın hayatı. Mecburiyetten binmeyin o otobüse, yürekten binin,
o zaman göreceksiniz orada sizin gibi insanları; o otobüs kalabalıklaştıkça korkular gidecek, insan olmanın o garip güzelliği
kalacak elinizde.
Ne yaparsanız kendinize.

Add Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *