• 0
  • 0

Kırk beş yaşında on sekiz yıldır şeker hastalığıyla mücadele eden
bir hastam içeride. Eşi karşısında oturuyor. Aslında diyalize başlayabilmesi için damar ameliyatı olmak üzere başvurmuşlar ama
muayene esnasında karısı kendisine böbrek bağışlayacağını söyleyince nakil konusunda görüşmek için benim odamdalar.
Genel bir bilgilendirmeyle başladık. Şeker hastası nakil olur
mu, olursa ne olur, olmazsa ne olur. Biraz sorgulayınca sık karşılaştığımız “şeker hastalığına rağmen disiplinsiz bir yaşam içinde
olan bir hasta” olarak tarif ediverdi kendisini. Karısı da çok net
bir şekilde bu durumdan şikâyetçiydi. Hatta bu şikâyet biraz sert
bir halde kendini dışa vurur haldeydi. Biraz garipsedim. Bazen
doğruları dosdoğru söylemenin kırıcı olabileceğini düşünerek
‘Keşke o şekilde ifade etmese kendisini’ diye düşünmedim değil
karısı için. Böbrek vericisi olmakla ilgili kısımda karısına detaylı
bilgi verdiğim esnada da o bir şey söylemeden canlı böbrek vericilerinin iç dünyalarında kopan fırtınalardan bahsettim. Korkunun çok doğal olduğunu, aklına gelen her şeyi sorması gerektiğini anlattım. Gözlerinde en ufak bir şüphe kırıntısı kalırsa, tamamen sağlıklı bile olsa böbrek vericisi olamayacağını anlattım.
Onu rahatlatmak ve üzerinde baskı varsa o baskıdan kurtarmak
isteğiyle. Hak verdi bana, “Korkularım elbette var” dedi, “ben
böbreğimi verdikten sonra eşim aynı dikkatsizlik ve disiplinsizlik içerisinde o böbreğin de zarar görmesine neden olacak diye
korkuyorum” dedi. Kendilerini takip eden doktorun ona, eşine
nakledilen böbreğin ancak bir yıl iş göreceğini anlattığından
bahsetti. Konuşmasındaki tonlama, yüzündeki ifade “Acaba altında ne yatıyor bu sözlerin?” diye çaba harcamama neden olurken, hasta bu atmosferden rahatsız olarak konuşmamızı kesince
duruverdik birden. “Ben diyalize gireceğim” dedi. “Damar ameliyatını hemen yapın, nakil falan istemiyorum, diyalize gireceğim.
Ne kadar yaşarsam o kadar yaşarım…”
Hava birden değişti. Hastam da eşi de başları önlerinde konuşmadan sessizliği paylaşır halde kaldık. Sonra karısının gözlerinden yaşlar akmaya başladı.
“Yirmi beş yıldır evliyiz” dedi. “Dört çocuğumuz var. Eşim
hasta olduğundan beri hem ana hem baba oldum. Evliliğimizin
başından itibaren eşim kendi ailesinin tüm bana karşı olumsuz
davranışlarına sessiz kaldı. Hep eziyet gördüm, hiç destek görmedim. Kırılıyorum, inciniyorum ama eşim sahip çıkmıyor.
Görümcem çok kırıcı bir insan. Eşim tüm bunları gördüğü halde, hep yanında olduğum, destek olduğum ve mücadele ettiğim
halde ailesi tarafından bana yönelen olumsuz davranışlara sessiz
kaldı. Hastalığı sürecinde de ailesinden ‘Biz veririz sana böbrek’
diye onca söz verilmesine rağmen, bakın bugün buradayız ve yalnızız. Böbreğimi vermek değil mesele, ben seve seve veririm ama
anlasın istiyorum eşim ailesinin yaptıklarını, bana hak versin,
beni ezdirmesin. Ben hem böbreğimi verip hem de aynı tacizlere
maruz kalarak yaşamayayım. Sonunda onun gerçek yoldaşının
ben olduğumu, bana bu noktada verdiği değeri hissedeyim istiyorum.”
Bu sözcükler ağzından dökülürken gözünden akan yaşlar geride kalan yıllarda biriken tüm sıkıntıları öylesine kuvvetli bir
şekilde odanın içerisine davet etmişti ki, karşımdaki insanları
hastalıktan daha derin bir çukurda görmenin ve onları hastalıktan önce bu çukurdan çıkarabilmenin yolunu arar halde buldum kendimi. Doktor olarak bu sosyal meselelere dair kanaat
belirtmek haddime mi? Bu duruma dair bir müdahale hakkım
var mı?
Bu hastalık öyle bir durum yaratıyor ki, on beş dakika önce
birbirimizi hiç tanımayan insanlardık ama şimdi oturmuş, yirmi
beş yılı birlikte temize çekiyorduk. Kadıncağızın feryadına kulak vermemek mümkün değil. Hastam da bunun farkında olsa
gerek, gözlerinden akan yaşları silerek “Artık ailem benim için
bitmiştir” diye söze girdi. “Bugün burada yanımda karım var.
Onlar yok. Artık her şey bambaşka olacak.”
Fevri davranılmaması için de bir denge kurmaya çalışmak
istiyor insan. Uzun bir serüvende yaşadıklarının onları yorduğunu, kırgınlıkların biriktiğini anlattım yeniden. Bazen hastalık
gibi krizlerin bu birikmiş problemleri çözmek için fırsat yaratabileceğini, bugün burada böbrek nakliyle ilgili detaylı bilgi aldıklarını, acele etmeye gerek olmadığını anlattım. Kendi kendilerine
bugün konuşulanları düşünmek için zaman tanımalarını, sonra birlikte konuşmalarını, daha sonra da bize dönmelerini rica
ettim. Hangi kararı verirlerse versinler yanlarında olacağımızı,
destek olacağımızı hatırlattım. Kısacık bir sürede gözlerden yaşlar akmış, hüzün ve birikmiş kırgınlıklar odada cirit atmış, hayat temize çekilmeye çalışılmıştı. Yaşarken çok uzun bir eziyet iki
cümleye sığabiliyordu ve hatta çok derinden kendini ifade gücü
bulabiliyordu. Acaba mümkün müydü yaşanmışlıklardan kurtulup daha güzel günler görmek? Kırıla kırıla nasır tutmuş bir yürek iyileşir miydi, feraha çıkar mıydı?

Add Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *