• 0
  • 0

Anne kız odama geldiler. Kızı anlattı uzun uzun: Babasının
kronik böbrek yetmezliği olduğunu, bu tanı sonrası diyaliz için
hazırlıkların yapıldığını, diyalize girebilmesi için bir damar yolu
ameliyatı gereği teşhisi konduğunu ve bu amaçla bana başvurduklarını. Sonra da ekledi: “Hocam, biz aslında onu böbrek
nakline ikna etmenizi istiyoruz.” Anne kız böbrek vericisi olmak
istediklerini ancak babasının bunu kabul etmediğini söylediler.
Hastaların, kendi yakınlarının ameliyat olmasını gerektiren bir
tedavi yöntemi olarak canlı vericili böbrek nakline soğuk durmaları alışık olduğum bir durumdu. O nedenle anlayışla karşılayarak hastalarına randevu verdim.
Randevu günü geldiğinde odamdaydılar. Diyaliz için damar yolu ameliyatına yönelik muayenemi yaptıktan sonra kâğıt
kalemi elime alarak yapılacak ameliyatı, hangi damarın hangi damara bağlanacağını, ne kadar süre sonra diyalize uygun
hale geleceğini anlattım. İşlemin risklerini belirttim. Karşımda çok mantıklı sorularla durumu kavramaya çalışan dik duruşlu kendisiyle barışık bir beyefendi duruyordu. Randevunun
asıl amacını gerçekleştirmiş olmanın huzuruyla kronik böbrek
yetmezliğinin tedavisinde alternatif yaklaşımlar açısından bilgi
almak isteyip istemediğini sordum. “Buyurun” dedi, “sizi dinliyorum.” Ölüden bağışlanan organlarla yapılan nakilleri, canlı
vericili nakilleri, sonuçlarını, getirilerini götürülerini güzelce
anlattım.
“Hayır” dedi, “teşekkür ederim, düşünmüyorum.”

İlkin aklıma yakınlarından canlı vericili böbrek naklini düşünmediği geldi. “Bir kişinin canlı böbrek vericisi olabilmesi için
tüm tetkik ve muayeneler sonucunda sağlıklı olduğunun ispat
edilmesi gerekir” dedim, “aksi takdirde böbrek vericisi olamaz.”
“Hayır.”
“Ölüden böbrek nakli o zaman geriye kalan tek alternatif”
dedim.
“Hayır, ben bir başka bedenden böbreğin çıkarılıp bana
takılmasına karşıyım.”
“Nasıl yani?” dedim.
“Felsefi olarak bu fikri onaylamıyorum. Ben kişisel olarak
organ nakline karşıyım. Bana organ nakledilmesini doğru bulmuyorum.”
Bunca yıl boyunca ilk defa karşımda, kendi hür iradesiyle,
bedeniyle ilgili kararları konusunda alışılmadık bir tercihi felsefi
olarak tartarak vermiş bir hasta duruyordu. Tereddütsüzdü. Kendi hayatıyla ilgili bir tercihi açık ve net bir şekilde tanımlıyordu.
Tercihine saygı duyduğumu söyleyerek sonlandırdım görüşmeyi.
Yaptığım damar ameliyatı sonrası bir kontrolde daha görüştük.
Arada iki kez daha eşi ve kızı gelip kendisini ikna etmem için
ricacı oldular. Ama artık ben de çok net olarak hastanın kararına saygı duyup bu konuyu uzatmamalarını önerdim. Zira beni
gerçekten ikna etmişti kararlılığı konusunda.
İnsan kalıplara sığmıyor işte. Siyahla beyaz tanımlayamıyor
hayatımızı, arada binlerce gri ton var. Tercihler var. Bu hastam
sayesinde bir kez daha öğrendim mutlak doğrular ve yanlışlar
peşinde olmamak gerektiğini. Hayata farklı pencerelerden bakılabileceğini, kimsenin penceresini keyfi olarak yargılayamayacağımızı. Çaresizlikten değil de tercih olarak bir kişinin diyaliz
tedavisini seçebileceğini. Ve organ bağışını artırabilmek amacıyla
diyaliz tedavisini kötülemenin, tercihi bu yönde olanlar da dahil,

mecburiyetten o tedaviyi gören insanları üzebileceğini. Bir dosta
sıkı sıkı sarılabilmek için karşısında bir düşman yaratmak gerekmediğini.
Hayatımıza dahil olan tanıdığımız tanımadığımız tüm insanların kendi pencerelerini seçme özgürlüğüne saygı duyabilsek, kendimizi gerçekleştirirken “Kim ne der, nasıl düşünür?”
diye endişe etmeden adım atabilecek hale geleceğiz. Fark edebilsek bir kez kendi özgürlüğümüzün başkalarına tanıdığımız özgürlükle tanımlandığını, her şey daha kolay, her şey daha güzel
olacak

Add Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *