• 0

Sıradan bir gün olacaktı aslında. Önceki günün yorgunluğuyla sonraki günün endişeleri arasına uyandım hep yaptığım gibi. Hani “Dinlenememişim yine, nasıl bir yorgunluksa, atamamışım üzerimden” dersiniz ya, işte öyle bir durumdayım sanki, kalkmak gelmiyor içimden. Ama mecburiyet işte, kalkmak ve hayhuyun içine atlamak zorundayım.

  Nedense her gün olandan farklı bir hal var üzerimde. Başım ağrıyor, bir garip bulantı hissi… Hadi hayırlısı bakalım…

  Gün içerisinde kendimi acilde buluyorum. İşyerinden arkadaşlar götürmüş acil servise. Hafızam biraz bulanık. Kendime geldikçe bazı detaylar ortaya çıkıyor. Etrafımda bana zaman tanımakta olan insanlar var, iyice kendime geleyim de, durum ondan sonra anlatılacak ve anlaşılacak. Dik durabilir hale geldikten sonra doktorun karşısındayım. Ne kadar süre geçtiğini tam olarak anlayamamakla birlikte korku dolu bir merak duygusu içerisinde bir çocuk gibi oturup bekliyorum birinin bana ne olduğunu anlatmasını.

  Beklenen an geliyor, doktor bey anlayışlı ve şefkatli bir ses tonuyla adım adım anlatıyor hikâyeyi, ben dinliyorum. Dinliyorum diyorum ama aslında kelimeler anlamlı bir cümleye, cümleler de mantıklı bir paragrafa ulaşamıyor. Eskiden sinemalarda görüntü devam ederken ses gidince seyircilerden “Makinist ses!” diye bağrışmalar gelirdi ya, tıpkı onun gibi, görüntü ve ses buluşamıyor bir türlü. Sonra birden böbreklerimin iflas ettiğine dair bir ifade çarpıyor kulağıma. Böbreklerim iflas etmiş. Benim niye haberim olmamış bundan. Bana böyle bir bilgi iletilmiş değil. Gencecik bir insanım, niye böbreklerim iflas etmiş olsun ki! Evet, bir problem olabilir, mesela iltihap olur, taş olur, her neyse tedavi edilir, geçer gider diye düşünüyorum hızlıca. Böbreklerim iflas etmiş cümlesi ve ona karşı sath-ı müdafa çabalarım nedeniyle doktor beyin sesini hepten duyamaz haldeyim. Hani bazı filmlerde kamera dönüp durur kendi etrafında, durum biraz öyle, bir yandan da “Makinist ses!” nidaları… 

  – Şimdi efendim, ya diyaliz tedavisi göreceksiniz, ya da bir yakınınız böbrek bağışlarsa böbrek nakli olacaksınız. Bu iki alternatif dışında maalesef başka seçenek sunamıyoruz size.

  Diyaliz tedavisi ne ki?

  Böbrek verecek bir yakınım varsa böbrek nakli olabilirmişim. Kim bana böbrek verecek şimdi? Hemen mi karar vermek zorundayım? Neden bu kadar acele ediyoruz ki? Ben daha hastalığımı anlamış değilim, tedaviyi nasıl düşüneyim? Ya n’olur biraz durun, kafam davul oldu, birisi uyandırsın beni ya da uyutsun kardeşim. Bu kafa bu durumu kaldıramıyor, işler ne olacak şimdi, borç var harç var, iş var güç var haftaya toplantım vardı sunum yapacağım…

– Efendim size anlattığımız bu durum içerisinde hızla bir karar vermeniz gerekiyor. Durum acil, şaşkınlığınızı anlıyorum ama sağlığınız açısından karar verilmesi ve gerekli adımların atılması lazım. Bugün yaptığımız müdahaleyle biraz zaman kazandık. Ancak bu zaman çok uzun değil. İsterseniz önce ailenizle görüşün, sonra da yarın yapacağımız kontrollerde birlikte karar verelim.

– Teşekkürler doktor bey, o zaman ben ailemle görüşeyim. Evet, ben ailemle görüşeyim. 

– Alo annecim eve geliyorum, abimle kardeşime de haber verir misin, akşam sizinle oturup konuşmam lazım. Yok yok, panik yapacak bir şey yok, anlatırım gelince.

  Akşam evdeyiz, herkes merakla “Ne oldu, ne anlatacaksın?” diyor. “Meraklanmayın, oturup yemeğimizi yiyelim, anlatacağım” diyorum. İyi de, ne anlatacağımı bilmiyorum. Neyse canım, çok da fazla dallandırıp budaklandırmaya gerek yok. Yemek sonrası her şeyi olduğu gibi anlatırım. Canlarını da sıkmak istemiyorum. Korkmasınlar endişelenmesinler…

  Yemek bitiyor ve artık daha fazla erteleyemeyeceğim bir noktada iştahsızlıktan zorla yemeğe çalıştığım yemeğin dudaklarımdaki izlerini silerek ve boğazımı temizleyerek, başım hafifçe öne eğik, başlıyorum konuşmaya. Herkes bana bakarken, gündüz apar topar acil servise gittiğimi, yapılan tetkikler sonucunda nedeni çok kesin olmamakla birlikte böbreklerimin iflas etmiş olduğunun tespit edildiğini, bu durumun ani gelişen bir durum olmadığını, geri dönüşümsüz bir süreçte böbreklerimin hasar görerek artık işlevlerini yerine getiremez hale geldiğini anlatıyorum. Böbreklerimin bir tedaviye ihtiyaç duyduğumdan bahsediyorum. “Bunun bir alternatifi diyaliz makinesine bağlanmak ve makinenin kanımı temizlemesi” diyorum. Diğer alternatifin de böbrek nakli olduğunu anlatıyorum. Böbrek nakli, kaybettiğim böbreklerimin işlevini yerine getirecek en ideal tedaviymiş. O zaman özgür oluyormuşum, işime gidip gelebiliyormuşum. Umut var yani, bir dert geldi başıma ama bir çaresi de var. “Evet” diyorum, “eğer bir yakınım bana böbrek verirse böbrek nakli olarak yeniden doğabilirmişim.” Bu “yeniden doğabilirmişim” cümlesinin içindeki coşkudan olsa gerek, o vakte kadar önüme eğik başımı yukarı kaldırıyorum, “eğer bir yakınım böbrek verirse yeniden doğabilirmişim” diye kalkarken bakışlarım, bütün aile üyelerimin başlarının önüne eğildiğini görüyorum. Onca endişe ve korku içerisinde başımı kaldıracak bir enerjiyi bulduğum anda, üç saniyede bütün ailemi kaybediyorum. Gözlerime değen bir göz bulamıyorum. 

  Hastalığım artık birden çok küçük bir detay haline geliyor. Hastalığın endişesi, gelecek korkusu yersizleşiyor, o ana kadar yaşadığım hayatın muhasebesi kalıyor elimde. Hadi hasta olduğumu fark etmedim diyelim, ne yaşadığımı ya da ne yaşayamadığımı nasıl fark edemedim…

  Doktorun karşısındayım. Dünkü ürkek hasta gitmiş; hastalığına ikna olmuş ve hatta hastalıktan daha büyük dertleri olduğunu fark etmiş bir yetişkinim artık.

  Hâkimin söylediği gibi: “Yaz doktor, canlı vericisi yok; ölüden böbrek nakli olmak istiyor.”

  Pekiyi efendim, o zaman planlarımızı buna göre yapalım. Dün sizin için çok aniden ortaya çıkan bu durum karşısında her şeyi detaylı konuşamadık. Ölüden organ nakli için yapılması gerekenleri şimdi anlatacağım. Tahlil, tetkik ve muayeneler yapılacak, böbrek nakli açısından engel teşkil eden bir durum var mı diye. Ondan sonra beklemeye başlayacaksınız.

– Ne kadar beklemem gerekecek acaba doktor bey?

– Belirsiz.

– Ne demek belirsiz?

– Efendim organ bağışı kısıtlı, bekleyen hasta çok, o nedenle sırada bekleyeceksiniz, size uygun bir organ çıktığında haber vereceğiz.

– Doktor bey, ortalama bir süre yok mudur yani söyleyebileceğiniz?

– Maalesef, zira organ bağışı çok az sayıda.

– Kaç kişi var listede? Kafam çalışıyor ya, hesap yapacağım. Bir de geçen sene kaç bağış yapıldığını öğrenirsem tamamdır.

– Yirmi bin.

– Peki, geçen sene kaç organ bağışı yapıldı ölüden?

– Yaklaşık üç yüz, her kadavrada iki böbrek derseniz, toplam altı yüz böbrek.

– Yirmi bin hasta için senede altı yüz böbrek.

– Sonsuza dek beklemem gerekecek yani!

– Hayır, şansınıza size uyan bir böbrek daha erken bir zamanda da çıkabilir elbette ama bunu bilebilmemiz mümkün değil.

  “Hayatla tek başıma da mücadele edebilirim” dediğim aklıma geliyor, ailemi kaybettim belki ama başka alternatifler de var derken yalnızlık iyice çöküyor üstüme. Mihrabım iyice eğilmiş, soruyorum: “Tamam, peki öyle olsun, ne yapacağız şimdi?”

“Diyaliz tedavisi olabilmeniz için damar yoluna ihtiyaç var. Önce bir kateter ile damar yolu açmak lazım. Sonra kolunuzdan bir damar ameliyatı yapacağız. O ameliyat sonrası damarın olgunlaşması gerekiyor ki bu da en azından üç hafta demek. Bu süre zarfında kateterle diyalize gireceksiniz, haftada üç gün dörder saatlik seanslar halinde.

” Kateter boynumdan takılıyor. İğne yaptırmaktan kaçan ben, serçe parmağımdan biraz ince bir borunun boynumdan damarıma takılışına şahit oluyorum. Boynumun kenarında anten gibi duran bu kateteri ne kaşkol kapatıyor ne fular, kateterim ve ben cem-i cümleye arz-ı endam ediyoruz.

  Bir diyaliz merkezindeyim. Efsane diyaliz makinesiyle tanışacağım. Geçmiş olsunlar, buyurun şöyle alalımlar. “İşte sizin yatacağınız yatak, sizi burada diyalize alacağız. Bu da müstakbel diyaliz makinesi. İşte sizden alınacak kan bu makinede temizlenerek size geri verilecek. Diyaliz süresince televizyon seyredip müzik dinleyebilirsiniz. Yemek de vereceğiz” diyorlar. Antenimle diyaliz makinesi arasına hortumlar bağlanıyor. El çabukluğu ve hamaratlıkla başlıyor diyaliz. Sanki bir rüyadayım, sonra uyanıyorum. “Bitti” diyorlar, “bugünlük bu kadar.”

  İkinci üçüncü seanslarda biraz daha etrafımı görür haldeyim, benim gibi makineleri olan altmış kişi ile aynı salondayım. Sesler birbirine karışmış, bazılarının makineleri daha çok ses çıkarıyor, bir de onların başında daha bir koşturmaca var sanki… Artık birlikte diyaliz gördüğüm diğer hastalarla yoldaş gibi hissediyorum. Yalnız değilim ben. Diyaliz seansları ilerledikçe vücudumdan atılması gerekenler atılıyor, kendimi daha iyi hissediyorum. Yardımcı olmaya çalışıyor insanlar.

  Bu iş hep antenle olacak değil, sol kolumdan damar ameliyatı oluyorum AV fistül diyorlar. Koluma küçük bir motor takılmış sanki, titrek bir şey. Hadi hayırlısı.

  Diyaliz devam ediyor, beraber diyalize girdiğim hastaların siması artık daha tanıdık, ben yeniyim diye bana moral veriyorlar. “Gençsin sen, merak etme, inşallah nakil olur kurtulursun” diye umut veriyorlar. Arada nemrut olanlar da var, biri örneğin öfke içinde söylenip “Sekiz yıldır diyalizdeyim, böbrek naklini unut kardeşim, kandırma kendini!” diye duvara çarpıyor beni.

  Kolumdaki hırıltı yeterince güçlenmiş, öyle dediler, artık antenden girmeyecekmişim diyalize. Kürdandan hallice iğnelerle çıktılar karşıma, koluma batıracaklarmış onları, o iğneler kolumdaki hırıltının içine saplı haldeyken dört saat kolumu hareket ettirmeyecekmişim, yoksa kanama olabilirmiş. Hiç hoşuma gitmedi. Antene devam diyorum. Ben de kendimi ikna gücü yüksek bilirdim, velhasıl o kürdandan hallice iğneler koluma saplanıyor. En sade haliyle efendim, canım çoktan öte yanıyor. Ya uyuyakalır da diyaliz esnasında kolumu katlarsam, o iğneler damarımı yırtarsa?             

  Antenimle vedalaştım bir sonraki seans.

  Kürdanlarla dansım başlamıştı artık. Diyaliz hemşirem öyle bir maharetle iğneleri yerleştiriyor ki artık söylenmelerim tamamen huysuzluktan. Tamam, biraz canım yanıyordu ama kafamda yarattığım endişelerle birebir de örtüşmüyordu aslında. Öte yandan, seans arkadaşlarımın vakur bir şekilde başladığı diyaliz seanslarına söylenerek başlamayı da istemiyorum aslında. Bir önceki seansta yarım bıraktığımız yerden devam ediyoruz sohbetimize.

  Bir böbrek bekliyorum.

  Bu haldeyken eskisi gibi çalışmam, hayallerimi gerçekleştirmem imkânsız. Sanki maç sırasında taca çıkmışım da, kimse beni sahanın içine itekleyivermiyordu. Maç da gözümün önünde devam ediyor, iyi mi.

  Yanımdaki yatakta diyaliz gören Dilber Teyze geçen seansta gelmedi. Bu seansta da yok. Artık Dilber Teyze yok.

  Bir böbrek bekliyorum.

  Yediklerim içtiklerim açısından uymam gereken kurallar var. Bir tarafım söylenip duruyor, diğer tarafım ‘Tamam, uyarız’ diyor. Gidip geliyorum arada, ‘Aslında’ diyorum, ‘zayıflamak için diyet yapanlardan ne farkı var.’ Ama insanoğlu işte, söylenmek kolayına geliyor.

  Bir böbrek bekliyorum.

  Ölüden bağışlanacak bir böbrek bekliyorum. Hayatta kalmak istiyorum. Yaşamak, çalışmak, gezmek ve özgür olmak istiyorum. Hayatta kalmak için bir ölüden bağışlanacak bir böbrek bekliyorum.

  Siz hiç hayatta kalmak istediğiniz için kendinizden utanmak nedir bilir misiniz? Bir insanın ölümünden çıkacak bir organı beklemenin, bir ölümden medet ummanın ağırlığını bilir misiniz?

  Yalnızsınız ve tek çareniz bir ölümden doğacak hayata tutunmak.

  Bilgelik kendi yaşantına kuşbakışı bakabilmektir. Yukarıdan genel bir görüntü alıp yönleri, genel gidişi, olan biteni, kendin dahil olmak üzere tüm hareketleri seyredebilmektir. Varlığından haberdar bile olmadığım bir organın, yine hastalandığından da habersiz geçen günler sonucu benim yaşantımda meydana getirdiği öngörülemez değişiklikleri seyrederken, istemeden yukarılardan bakar oldum hayatıma. Hastalığımın bana anlatıldığı anı, ailemle olan konuşmamı, diyalize başlamamı bir film gibi seyrettiğimi hatırlıyorum. Gündelik koşturmacalar, borçlar alacaklar, planlar programlar hepsi birden önemini kaybetmişti. İnsan olmanın kırılganlığı, hayatla olan bağımızın ne kadar da ince olabildiği kendini dayatmıştı tüm ağırlığıyla. Ben kimdim, bugüne kadar ne yapmıştım, kimleri sevmiş, kimler için ne kadar emek harcamıştım, kimler bana ne kadar emek harcamıştı? Bugüne kadarki hayatım ne üretmişti? Hayat bana şimdi bu soruları sormam için benim ayırmaya gönüllü olmadığım zamanı ‘Buyur bakalım, otur da düşün’ dercesine vermişti.

  Ateşe düşünce bağırası geliyor insanın… ve hatta bağırıyor da.

  Ama dışarıdan bakanların gözünde, ateşe düşüp bağıranlardan biri işte. Ne kadar yazık, değil mi? Tıpkı benim de yıllarca ateşten gelen sesleri bir haber olarak görüp geçtiğim gibi. Akla gelmeyenin başa geldiği durumlar, bugünün iletişim dünyasında bir haber sadece. Her haberin hızla tüketildiği, eskidiği ve yerine daha inanılmaz hikâyelerin fotoğraflı videolu sunumlarının konduğu bir süreçte yaşıyoruz.

  Nerden bilirdim bu memlekette altmış binden fazla böbrek yetmezliği hastası olduğunu. Bu hasta grubunun yirmi bininin ölüden böbrek beklediğini. Organ bağış oranlarının çok düşük olması nedeniyle insanların çaresizce beklediğini. Hayata tutunmak için bir yakınından böbrek istemenin ne kadar zor, ne kadar kırıcı olabileceğini. Haberlerde görürdüm bu derde düşenlere dair hikâyeleri. Dedim ya, onlar haberdi, geçer giderdi. Şimdi ben de bir haber oldum başkaları için geçip giden.

– Alooo?

– Efendim.

– İyi geceler efendim.

– Evet, buyrun…

– Organ nakli merkezinden arıyorum. Organ bağışı neticesinde size uygun olabilecek bir böbrek söz konusu, acilen merkezimize gelmeniz lazım.

  Bir böbrek bekliyordum.

  Bir böbrek çıktı. Pijamamı çıkarıyorum aceleyle, pantolonumu giyiyorum telaşla. İçeride yatanlara bağırıyorum, kalkın hadi, böbrek çıktı, hadi kalkın.

  Nerden çıktı acaba? Kim bağışladı organı? Sadece beni mi çağırdılar şimdi? Kesin bana takılacak mı, yoksa takılmayabilir mi?

  Ayakkabılarımı giyiyorum aceleyle, “Dur” diyorlar, “montunu giy, bir bağla şu ayakkabılarını, takılıp düşeceksin.”

  Bir böbrek çıkmış bana.

  Bağlıyorum ayakkabılarımı. Çabuk olalım, arabayı almaya gerek yok, taksiyle gidelim.

  Çok yavaşsınız… Ben gidiyorum, siz gelin arkadan. Bir böbrek çıkmış.

  Hastanede benim gibi organ bekleyen dört hasta daha var. Sırayla muayene ve tetkiklerimiz yapılıyor. Bir böbrek için beş kişi değerlendirmede. Kimse kimsenin gözüne bakamıyor. Hepimiz de aynı derecede istiyoruz o böbreği. Hepimiz de hak ediyoruz yeniden eski günlere dönmeyi. Ama biliyoruz ki dört kişi hüzünle ayrılacak buradan, hayallerini bir başka bahara erteleyerek.

  Hepimizde uzaklarda bir yerlerde sevdiğini kaybetmiş ve bu kaybın acısı içerisinde bizlere hayat verme iradesi göstermiş güzel insanlara karşı bir minnet duygusu. Hepimizde yarına bir böbrekle başlayabilme ihtimalinin o dayanılmaz hayalleri. Hepimizde ister istemez dalıp giden gözler. 

  Doktorlarımız test sonuçlarının çıkması sonrası dolaşmaya başlıyor. Hepimiz aynı odadayız. Sırayla kime neden takılamayacağını anlatıyorlar. Kimisinde söz konusu organ uyumsuz çıkmış, kimisinde tahlillerde sorun var. Usulca gözlerden yaşlar akıyor. Sanki bir rüyadan uyanılıyor. Bana dönük bakışlardan anlıyorum ki ben seçilmişim, bana takılacak böbrek.

  Bir ölümden doğan hayat bana isabet etmiş. Organı bağışlayan ailenin hüznü, aynı odayı paylaştığım diğer hastaların ertelenen umutları, hayatın bana tanıdığı yeni fırsat. Gülsem gülünmüyor, ağlasam ağlanmıyor. Buğulu gözlerle bu sefer sadece başımı dik tutabildiğimi hatırlıyorum. Hem de bu sefer hem başım dik hem de herkesin gözü gözüme değiyor. Hem bana seviniyorlar, hem kendileri için ertelenmiş olsa da bir umudun varlığına ikna oluyorlar. Hepimiz o an aramızda olmayan hayat kaynağına sesleniyoruz içimizden aslında. Ne garip bir dayanışma duygusu. Sokaklarında hiç hissedemediğimiz, gemisini kurtaranın kaptan olduğu, altta kalanın canı çıksın dünyasında birbirini tanımayan onca insan, insan olmanın en yalın haliyle buluşuyoruz. Yüreklerimiz yorgun, ağlamaklı kucaklaşmalarla ayrılıyoruz.

  Uyandığımda çalışan bir böbreğim var anlaşılan.

  Bir idrar sondası yatağımdan aşağı. Sondanın hortumunda idrar var. O zaman bu benim idrarım. Yani yeni böbreğimin yaptığı idrar. İdrar yapan bir böbreğim var anlaşılan. Sadece ben değilim bu duruma odaklanan. Doktorlarım da sondandan gelen idrarın peşinde.

  “Çiş duasıyla geçiyor ömrüm” diyor doktorum. Gülüyorum. Sessizce “İşiyorum” diye kendime sesleniyorum. Doktorum “Sev böbreğini” diyor güzelce, “sev onu.”

  Ameliyat yaramın üstünde geziyor elim usulca, seviyorum böbreğimi. Ameliyattan önce diyalize almışlardı beni, acaba son kez mi girmiştim diyalize? Seviyorum böbreğimi, nazar değmesin diye. 

  İnsan garip bir duyguya kapılıyor. Hastalığımı öğrendiğimde ailemle görüşmeye çalıştığım esnada beceremediğim şeyi, benim için hiç tanımadığım insanlar becermişti. Hayatını kaybeden birisinin yakınlarıyla görüşmüşlerdi. O acının içerisinden yeni hayatlar çıkabileceğini anlatmış, onların acısını paylaşırken tanımadıkları hastaların yeniden hayata tutunması için mücadele etmişlerdi. Sonra aile organ bağışı kararı vermişti. Yine tanımadığım insanlar gecenin bir yarısı o hastaneye gidip bağışlanan organları almışlardı. O organlar ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmak üzere yola çıkmıştı. Hiç tanımadığım ambulans şoförleri sirenlerle trafik keşmekeşinde organları nakil merkezlerine ulaştırmışlardı. Yine hiç tanımadığım insanlar tahlillerimi yapmış, filmlerimi çekmişti. Benim kendim için beceremediğimi, bir ordu insan becermiş ve bana yeni bir hayat hediye etmişti. Hal böyle olunca hastalıkla tanıştığım o günlerde üstüme çöken o yalnızlık gitmiş, her yöne sevgiyle bakmamı sağlayan bir kalabalık gelmişti. Bir borç ki insanın yüreğinde, sokaklarda yürümeyi keyifli kılan, yüzüne bir tebessüm yapıştıran, herkese günaydın diyerek güne başlatan. Hayatınızın bilmediğiniz kahramanlarıyla karşılaşıyor olabileceğiniz düşüncesiyle herkesin gözünün içine baktıran.

  Bir böbrek düşünün ki yokluğunda hayatı hiç anlamadığınız kadar anlatan. Bir böbrek düşünün ki yeniden sizi hayata bağlayan ve siz hayata bağlanın diye hiç tanımadığınız akrabalarınız tarafından size ulaştırılan…

  Özetleme gereği duyuyorum.

  Benim böbreklerim benden habersiz çürümüş,

  Ben derdimden bihaber gündelik hayhuyun içinde yaşarmışım.

  Sonra apar topar acil serviste bulmuşum kendimi,

  Haberdar edilmişim derdimden,

  Böbrek nakli olabilirmişim eğer bir yakınım böbrek bağışlarsa,

  Ya da ölüden böbrek nakli beklemeye başlayıp diyaliz tedavisi görürmüşüm,

  Ailem böbrek vermemiş,

  Diyalize girmişim,

  Diyaliz zormuş,

  Sonra bir insanın hayatı sonlanmış,

  O güzel insanın yakınları organlarını bağışlamış,

  O bağış bana hayat olmuş,

  Şimdi kıymetini bilemediğim eski hayatıma nispet, her anına hayret ve coşku içerisinde bakmayı becerebilen bir çocuk olmuşum,

  Benim kendime attığım kazığı kimseler atmasın diye herkesin gözünün ta içine bakar olmuşum,

  İyi ki yeniden doğmuşum,

  Hayata artık çok daha fazla borçluymuşum, kaybedecek tek bir dakikam yokmuş,

  Yaşasın hayat!.. mış…